29 Ağustos 2006

elif şafak'ın baba ve piç adlı kitabını okudum çok beğendim. tezer özlü'den sonra başka bir kadın türk yazar okumama konusundaki yersiz inadımı elif şafak kırdı. tüm kitaplarını sipariş ettim. dilini, bir duygu yada durumun anlatımına en çok yaklaşabilecek kelimeleri seçmesindeki ustalığını, kurgusunu, baktığı yeri - ki herhalde baktığı yer sabit değil, hep bir başkası olarak bakabilmeyi seviyor- çok beğendim. kitabın örgüsünde tesadüflerin bu kadar çok yer alması küçük bir sıkıntı yarattı bende o kadar, onun dışında kitabı çok doyurucu buldum, aç kalmadım, tıka basa yemedim, ağzıma sevmediğim hiçbir tat gelmedi.
portishead only you

videosu biraz karanlık çıkmış ama yine de çok güzel. parça çok çok güzel, böyle evde yanlız kalıpta, küveti doldurup girdiğimde beynimin içinde çalan müziklere benziyor.

28 Ağustos 2006

uzun zamandan sonra yine devam. en son tatile gidiyorduk ve sarı'yı ne yapacağımızı bilmez halde kendimize işkence ediyorduk. evet burada kalmıştık.

sarı'yla ilgili kısmı;

tatile gittik, gitmeden bir gün önce veterineri aradım, hayır götürmeyin dedi. hem çok sıcak olduğu için yolda daha huzursuz olur hem de o sizden daha çok yaşadığı eve bağlı. neeeeeeeee dedim, bozuldum yani biraz ama tabi tüm önlemleri alarak ve iki arkadaşıma evin anahtarını verip, hergün sarı'yla oynayacaklarına dair ant içtirip, büyük bir üzüntüyle, yanlış birşey yapıyormuşum hissiyle evden ayrıldım. iki üç gün sonra, özellikle denizle karşılaştıktan sonra bu his geçti.

yolculuk öncesi ;

cumartesi günü kendimizi kasmadan öğleden sonra gibi yola çıktık. burada açıklama yapmadan geçmek istemem. normalde yola çıkış konusunda biraz takıntılıyımdır, sabah çok erken çıkılmasının gerekliliği ile ilgili yüzlerce neden sayabilirim. ama bu tatil farklı, hiçbir şey daha önceki gibi olmayacak, hiçbir şey için kasmayacağım, içimde beni devamlı telaşlandıran ve endişelendiren o sesi durduracağım diye ant içtim bir kere. bu nedenle yapılması gereken herşeyi normal süresinde yapmayı bırak, daha da ağırdan alıp, sonuca giden yolu uzattıkça uzattım, bazen sonucu görmeyi bile önemsemedim.

yolculuk;

cumartesi günü öğleden sonra yola çıktık, güzergah kütahya'nın tavşanlı ilçesi, topçular iskelesinden körfezi geçtikten sonra 171 km. yol çok güzeldi, özellikle son kisimları... ay ışığında yeşillikler arasında kıvrıla kıvrıla tırmanan ve inen upuzun gece yolları. gittikçe serinleyen ve temizlenen bir hava...

tavşanlı ve...

gevşeklik yapacağız derken 171 km yolu 6 saatte aldık ve tavşanlı'ya vardığımızda akşam olmuştu. öğretmen evi, misafirhaneler derken kalacak yer olmadığını öğrenip, pazarlamacıların bile zorda kaldıklarında konaklayacakları bir otel bulduk. benim için açıkcası çok farketmez. çok pis olmadığı sürece sorun yok. tavşanlı'da çay bahçesinde oturmaca ve bize misafirhanesini açmayan orman müdürünü delirtmece ile geçti gece.

sabah uyanır uyanmaz, kahvaltı ve arkasından ahmet uluçay'ı görmeye gittik. kendisi bizi evinde konuk etti. süper bir insan, ondan ayrıca bahsedeceğim. sohbet uzadığı için bir türlü oradan ayrılamadık, aslında hiç kimsenin şikayeti yoktu ama gitmemiz gereken 950 km yolun sadece 171 km'sini gidebilmiştik ve 171km'yi 6 satte aldığımız düşünülürse birkaç gün daha sürecekti denize kavuşmamız.

yolculuğa devam;

akşam saat 6 gibi ahmet abi'yi arkada bırakarak yola koyulduk, çok güzel bir ay, kafamızda hep sorduğumuz ve cevap bulamadığımız o sorular, çok güzel bir coğrafya ilerliyoruz, ama hepimiz hem fikir olduk; bu gece varamayacağız bodrum'a. o zaman zorlamanın anlamı yok. denizli, çivril, meyveleriyle ünlü bir ilçe, tavşanlı'nın aksine herkes çok canlı, güneye yaklaştığımızı hissettirir bir sıcaklık insanlarda... öğretmenevinde konaklama, serin , temiz, güzel bir uyku, ertesi sabah incir ve üzümle kahvaltı.

sabah erkenden yola çıktık bu sefer, inancımızı kaybedeceğiz yoksa, akşamüstü bodrum aspat'tayız.

tatil;

kaldığımız yerde sadece ben vardım sanki... sabah erken kalktığım günlerde yoga yaptım, kendimi zorlamadan, sabah kahvaltısı ve arkasından deniz, sonra öğlene kadar hamakta gazete ve kitap okumaca, sonra öğle yemeği, sonra yeniden kitap ve gazete ve bulmaca ve güneş iğnelerini çeker çekmez yine deniz, duş ve akşam yemeği. akşam yemeğinde biraz sohbet, sonra açıkhava sineması, hamakta yatıp gökyüzünü izleme ve yatış.

küçük değişiklikler dışında neredeyse her günüm böyle geçti, bazen kolibasili the gerçek'in yapması gereken işler olduğunda onunla birlikte ufak geziler yaptım, o kadar.

deniz;

deniz çok güzeldi. girdiğim en güzel denizlerden biriydi. çok temiz, berrak ve ne soğuk, ne sıcak, ılıktan daha soğuk ve diriydi. üstelik denizin altına bakamayan ve canlılarına katlanamayan ben ( evet balıklardan korkuyordum ve yosunlara dokunamıyordum, ne yapayım) hemen ilk gün kendime şnorkel ve diğer malzemeleri aldım, korkumu yenebilmek maksadıyla. çok faydası olduğunu söyleyebilirim. artık balıklarla ilgili problemim kalmadı. küçük olanlar tabi.

güneş;

güneşi yogayla karşıladıktan sonra aslında yogayla batışına eşlik etmek istedim hep ama malesef olmadı. nedenini bilmiyorum ama, ya ben yeterince istekli değildim ya da bir türlü organize edemedim, aslında yeterince istekli değildim ve kendimi kasmaya niyetim yoktu.

hayatımda ilk defa güneş alerjisi oldum ve üstelik bir defa bile güneşte durmadığım halde, ama yüzerken yada gazete okurken yansıyan ışınlardan etkilenmiş olmalıyım.göbeğim dışında her yerim fosur fosur kabardı, kaşındı da kaşındı.

bu konuda daha sonra yine yazarım diye düşünüyorum.

26 Temmuz 2006

sonunda tatile gidiyoruz.

hala sarı'yı ne yapacağımıza karar veremedik. çözemiyoruz bu işi.

4 tane daha kedi yavrusu buldum. anneside bir yavru aslında. 8 aylıkken falan hamile kalmış sanırım. yani çok bilmiyor yavrulara bakmayı falan. neyse ben hepsine bakıyorum. tatile giderkende yan apartmanda çok tatlı bir kadın var. ona bırakacağım emanetleri.

ya bu sarı ne olacak?

bir kılıca sahip olmak isterim. hattori hanzo gibi büyük ustanın elinden çıkmış bir kılıca.

bir köpek fotosu buldum. göbüşünde yatmak istedim.

johnny depp yine çıktı karşıma. düğüm çözülmüyor hernedense.

sarıyı götüreceğim sanırım.

12 Temmuz 2006

gece, uyuyorum,uyuyoruz sarı ve ben , kolibasili the gerçek seyahatte, televizyon açık yatıyorum çoğunlukla, bir an gözlerimi açtım ekranda donmuş bir kare, ekranda mı, evin ortasında mı belli değil. deliye döndüm. karşımda bir yüz var, insan yüzü, ama hiçbir uzvu yerli yerinde değil, hatta bazı uzuvları yok, bazıları ise inanılmaz deforme olmuş. gerçeklikten çok uzak ama yine de gerçek olduğunu bildiğimden olsa gerek çok korkutucu... ağız yok, onun yerine yuvarlak, hortumu andırır bir şey, gözler hiç yok, oyuk bile yok, kapalı, dikilmiş gibi, burun yok, delik var sadece, anlatılabilecek gibi değildi, anlatmaya çalışmam boşuna...

ne kadar zor hayatlar var aslında, gece hiç aklımdan gitmedi o yüz ve yaşadığını düşündüğüm hayat...

07 Temmuz 2006

her gün birbirine benziyor, aynı tatsız tuzsuz şekilde akıp geçiyor. sözün kısası, fazla merak uyandırmadan söyleyelim; yazmadığım günlerde çok büyük bir değişiklik, gelişme olmadı.

tatile gideceğiz, sarı'yı ne yapacağız sorusunu çalışıyorum , günde 36 kez.

denize girmek istiyorum, denizde kalmak istiyorum.

tatile gideceğiz, sarı kendi kendine kalsın diyorum, günde 72 kez(sayılar tutmuyor biliyorum) yanımızda götüreceğiz sanırım.

fikir olarak canlandırabilmek kadar, projeleri bir film gibi kafanda canlandırıp, görebilmek, yani projeye bakabilmek çok önemli ve çok zor, onu farkettim.

ya bu sarı ne olacak?

otostopçunun galaksi rehber'i kitabını yeniden okuyorum. bir dünyalı olarak devamlı ihtiyaç duyduğum kitap haline geldiğini söyleyebilirim.

ya 15 gün bu hayvan bizi görmezse üzülür ya...

kafamdan 269 tane cümle geçtiği halde sadece bu zavallılar kontrol mekanizmasından kaçabiliyorlar. onlara iyi davranınız, kazandıkları bu başarıyı küçümsemeyiniz.

23 Haziran 2006

orada dur mu? nasıl yani?

drunk guy in police station

14 Haziran 2006

oturdum

ofisteki manyak kadın


fantezileriyle boğdu beni

diline nişan aldım. yapamazsam kulaklarımı koltukaltlarımda saklayacağım

12 Haziran 2006

cuma günü bir sıkıntıyla başladı ve neredeyse öyle bitiyordu ki, ekin , hakan ve akay yetişti imdadıma. çıkışta ekin'i aramamla başladı herşey. hadi bizdeyiz gel dedi. çorba yaptım falan dedi. gittim. ekin'le akay yemişler yemek. ekincik üşenmedi, benimle hakan'a da kurdu süper bir sofra.

tavuk suyuna şehriye çorbası. aslında hazır çorbadan yapmış olduğu fakat kendisinin geliştirmeci kişiliğinden olsa gerek, içine bir sürü şey katmış ve o tatsız şeyi süper bir çorba haline dönüştürmüştü. hakan'la ımmmmmmmh diyerek içtik vallahi. iç baklalı enginar, kızarmış ekmek ve peynir. üstelik ekmeklerimizi kendisi kızartıp, siz kendinizi besleyemezsiniz, hadi yiyin bunları, ben yenilerini tost makinasına koydum dedi. bizi utandırdı. enginarı hafif tırtıklamışken, akay geldi ve vakumlu hortumuyla geri kalanını gözümüzün önünde sildi , süpürdü , temizledi, yoketti. arkasından kahve, çay, pasta. birde üstüne kakara kikiri, çooooooook iyi geldi, çok.

cumartesi ev, sarı ve akşam alp tamer ulukılıç'ın sergisinin açılışı. nişantaşı'da buluşma. akay, hakan, ekin. hakan'ın işi var karşıya geçecek. sergide insanlar neden konuştu bilinmez ama bizim konuştumuz şey üçümüzü çok ilgilendiriyor. sıkıntılı bir konu ama kaçış yok, açıldı bir kere konuşulacak. birbirimizi yeterince bayamadığımızı düşünüp, sergiden ayrılıp, birbirimizi daha rahat bayabileceğimiz bir mekanda oturma kararı alıyoruz.

bir cafe. evet burası iyi. konu uzadıkça uzuyor, konuştukça rahatlıyor, konuştukça daralıyoruz, nasıl oluyorsa!!! valla öyle oldu. siyanür bile istedik garsondan, öyle daraldık diyorum. bazı kararlar alındı. belki bu biraz iyi gelecek.

eve dönüş, ohhhhhhh midye tava. mis gibi. o kadar kasılmışım ki halüsinasyon görerek sızıyorum.

ertesi gün pazar. evde yemek olayı var. güzel geçen bir gün daha...

08 Haziran 2006

2 haziran , izinli olup evde takıldım, sarıyla göt göte yattık, kolibasili the gerçek'le ankara'ya birlikte gitme kararı verdik.

kolibasili the gerçek ankara'ya her gidişte kasılır, yine kasıldı. kendisini rahatlatma girşimlerimiz sonuç vermedi, ki kendisi cuma sabahı uyandığında bile ne yapacağına karar vermemişti.

sarı'ya pasiflora içirip, kolibasili the gerçek'i ikna edip, sarı'yı kutusuna tepiştirip, sıcağın ortasında yola çıktık.

kedilerin ter bezleri yokmuş, serinlemek için dilleri dışarıda ağızları açık, korkutucu bir şekilde nefes alıp veriyorlar. tabi biz de korktuk, veteriner kuzenimizi 300 defa aradık. sagolasın heval.

bolu , ulusoyda mola, arabayı ve sarı'yı serinleten süper düşünceli insan kolibasili the gerçek. devam...

yok bu giriş değil, samsun, sincan girişi derken eve vardık. önce sarı çözülecek, mama kabı, kaka kabı, kendisi, suyu. oh be rahat, hiç sorun yaşamadı evle ilgili, kokladı bir süre, baktı ki güvenli, tamamdır. masaların üstü, dolapların, yatakların altı hep onun.

annemin süper fasulye kavurması, ne kadar çok özlemişim bunu, neden yapmıyorsam , üstelik ne kadar da kolay. 2 tabak mideye. ohhhhhhhhhhhhhh

kolibasili the gerçek kaburga diye tutturdu. carrefour, mangal, gece evin yanında bir park, karanlıkta süper oldu, bana piknik gibi geldi. kardeşler, ekin ve deniz de geldi. ohhhhh keyfimize diyecek yok. aile sıcaklığı hoşuma gidiyor, o zamanlarda kötü olan hiçbirşey bana dokunamazmış gibi.

ertesi gün çok sıcak, sarı bir yanda ben bir yanda, anne ve baba bir yanda , en serin yerleri bulup yatmak tek derdimiz.

sıcak yetmezmiş gibi kış yemeği olan hokgili pişirmesini rica ettim anneden. 2 tabakta ondan, süper olmuş, çok özlemişim. bittim. çok sıcak, hokgili ile birlikte cehennem oldu ankara.

akşam tuna'nın nikahı var. gidelim. en fazla 1 saat tahammül edebiliyorum düğünlere. çok kalabalık, gürültülü...

ertesi gün kardeşle birlikte onların evine gittik. mürsel hoca ve deniz yoldan gelmiş uyuyorlardı. sevimli insan mürsel hoca. önce ne dediğini çok anlayamadım ama sonra konuşma ritmindeki şifreyi çözünce herşey berraklaştı. kelimeleri anladım ama üçünün arasında geçen konuşmayı yine de anlayamadım. kendimi televizyona verdim, bir de uzandım güzelce, sevdiğim dizinin kaçırdığım bölümü oynuyordu tvde, süper oldu.

hepbirlikte hostada döner yedik ( ben soğanlı yedim) , üzerine hasan ustada tatlı, mürsel kardeşi pisboğazımla şaşırttım, utandım. sonra mürsel hocanın da şaşırtıcı yönleri olduğunu öğrendim. rahatladım.

ovacıktı herhalde kahvenin adı, tavla, deniz yendi beni, kahve, çay, soda, yine de patlamak üzereyim.

eski z barda bir bira, yetti de arttı. bahadır, özcan, ekin, deniz, ben eve gidiş, mavra, kakara kikiri, lagaluga. özcan'ın 1/5 oranında yaptığı komiklikler. bahadır sızmaya çalıştı, ekin oynadı. oynadın ekin işte.

sarı'sız geçen ilk gece ve üstelik bir yanım eve sarı'nın yanına gitmek istiyor, bir yanım ankara'da dolaşmak istiyor. fırsatı yakalamışken dolaşıyorum.

sıcağa rağmen, deniz ve ben kaleye gittik. oh mis gibi serin bir köşe. eski günlere gidiş gelişler geldi aklıma.

akşam ev, ertesi gün biraz daha gezme kızılay'da. ekin en sevdiğim kitapları hediye etti bana. peynir kitabı, ekmek kitabı, küçük oteller kitabı, bir de çok güzel 6 tane minyatür. minyatürleri çok sevdim.

eve dönüşten önce annemin yaptığı soğuk çorba(benim en sevdiğim), köfte , patates menüsünü bir güzel mideye indirdik, sarı'ya yine pasiflora verdik, bu sefer sıcak diye şikayet edemez, gece çıkıyoruz yola.

ankara güzeldi. dönüş yolu da öyle. ev çok güzel.

31 Mayıs 2006

öyle oldu, böyle oldu;

bugün ofite tüm işlerimi bitirdim, üstelik stressiz, benim için önemli bu...

öğlen metrocitye gittik, 45 dakika sürdü, feci trafik ve sıcak vardı ama ofis ortamından uzaklaşmak iyi geldi.

metrocity'e giderken kanyon2un onunden geçtik, wagamamaya gitmem lazım, yoksa yase beynimin etini yer. en kısa zamanda çözmem lazım bunu, evet , evet, çözmem lazım.

patlayana kadar burger king yedim, yine patlamadım.

göğğğğğğğğğçe geldi aslı'yla, vize alacaklar aslı'ya, gökce'ye bayılıyorum, o rahatlığına, o problemleri çözmedeki doğuştan yeteneğine...

ekincik sıkılmıştı, araştık, sıkıntısı geçmişti epey, sevindim, gezelim görelim yaptık.

yase ile prayer flagleri paylaşamadık, adilce bir çözüm önerdim ama ona çok adilce görünmedi, zannediyorum hesap yapamıyor.

koli basili the gerçek ile programlarımız tutmadı bir türlü, olsun diyor, bir başka bahara diyoruz.

30 Mayıs 2006


işte böyle yatıyor bu sıpa. beni evlatlık almasını bu yüzden istiyorum.
tembellik üstüme çöktü, içimde uzun zamandır kıvrılıp yatan hiçcilik yaratığıyla olan münasebetinden dolayı kolumu kıpırdatacak durumda değilim. fiziksel olarakta, ruhsal olarak da. yani kıpırdatsam ne olacak, ne değişecek düşünce yumaklarıyla örülü beynimin içi. dünyadaki açlığa çözüm mü olacağım, dünyadaki sömürüye , insan ve hayvan hakları ihlallerine çözüm mü olacağım? birbirlerine işkence yapabilen bir türün üyesi olarak neyi değiştirebilirim?
e bir iz bırakarak ölmek lazım diyenlere evet ve hayır cevapları için bir sürü nedenim var.
ormanda, ağacın serin gölgesinde, etrafımda daha önce beraber yaşadığım, dostum ya da düşmanım hayvanların arasında olduğumu bilerek uyumak istiyorum. sarı beni evlatlık edinse... kendimi onun ve başka hayvanların yanında çok iyi hissediyorum.

24 Mayıs 2006

prayer flagler geldi. güzeller gerçekten. dün tesadüfen iki kişiye de yaradı. ben ise ne yazacağımı şaşırdım. aslında yazarken farkettim ki çok fazla dileğim yok.

kendim için sağlık
kolibasili the gerçek için sağlık
sarı için sağlık ilk yazdıklarım, sonra mutluluk, huzur gibi genel ve üçümüzü içerek kavramlar geldi hep. ama tabi hemen doldurmadım. aklıma başka şeyler gelecektir sonra, onları yazacağım.
hoşuma gitti bu prayer flag işi. umarım hepimizin dilekleri gerçekleşir.

18 Mayıs 2006

karar verme zamanı yaklaşıyor, ya solucan gibi yaşayacak, ya da ormanların kralı olunacak. solucan çok gıcık bir yaratık ya. hiç değeri yok, balık avlamaya gidenler dışında, onlarda yem olarak kullanır bunu.

duman'ın aman aman parçasının şarkı sözlerini buldum;

Nereye gider başını alıp sorarsın
Kimbilir durmadan nasıl susarsın
Bilmeden boşuna atıp tutarsın
Su gibi açıp geçer zaman

Gezdin tozdun aman aman
Sazdın sözdün aman aman
Giderek üzdün bizi zaman

Yazdın çizdin aman aman
İncecik izdin aman aman
Sıraya dizdin bizi zaman

Hem kaçıp yeni bir adım atarken
Dibine kadar çileye batıp çıkarken
İçine atıp atıp yoluna basıp giderken
Su gibi akıp geçer zaman
duman'ın aman aman parçasını dinleyin. insanda kendini dağlardaki kayaların üzerine atıp parçalama hissi uyandırıyor.

ağır roman filminden bir sahne : mahallenin delikanlıları bir varilde ates yakmışlar, ateş etrafında esrar içip sohbet ediyorlar, gülüyorlar. aralarında bir espri var;

aralarından biri polis diye bağırıyor, diğerleri;

- çıkarın lan bizi buradan
- çıkarın bizi bu mahalleden diyor.

çok hoşuma gitmişti, hah bu, bazen benim hissettiğim ama bir türlü açıklayamadığım hislerim.

işte duman'ın bu parçası da bana, filmde kendi hislerimle özdeşleştirdiğim bu sahneyi hatırlatıyor.

- çıkarın lannnnnnnnn bizi buradannnnnnnnnnnnnnnnn...

17 Mayıs 2006

evi çamaşırlar ele geçirdi. heryerden üstümüze geliyor, önümüzü kesiyor, üstelik her türlüsü yani; yıkanmış, kurumuş , dolaba tıkılmışı, yıkanmış kurusun diye oraya buraya asılmışı, kirli olup renklerine göre öbek öbek ayrılmışı. ya yıkaması kolay, asması da fakat katlaması ve askıya asması çok zorluyor beni. bir de çorap teklerini bulmak işin en gizemli, esrarengiz bölümü, tırsıyorum bazen, evde bilmediğim doğaüstü şeyler mi oluyor diye. devamlı kayboluyor, bilinmezliğe gidiyor yani, böyle birşey olabilir mi? kardeşim bu işe bir açıklama getirilsin , ne bileyim araştırma yapılsın falan, nereye gidiyor bu çorap tekleri, zararımız trilyoları aştı... oha !!!! geliştiriyorum kendimi.
levent aldı bizim prayer flag'leri. yazılı olanları bulmuş, yazısızlara sonra bakacakmış, olsun dedim, önce bunları yollasın da, ayrıca doğru söyledi, bunların üzerine de yazabilirsiniz dedi. ben hayattaki bu tip çakışmaları seviyorum, o öyle söylediyse , onların da üzerine yazılacak, öyle gerekiyormuş diye. bu arada yazısızlar da beklenecek, dört gözle... leventttttttttttt süper bir insansın, senin dileklerin de gerçekleşir umarım.
kolibasili the gerçek'in sergisi güzel geçiyor, sergi açılışı çok güzel geçti. bir sürü şarap içildi, sağolsun arkadaşlarımız oradaydı. eğlenceli oldu, gerçi ben ve kolibasili the gerçek biraz şaşkındık ama yine de eğlendik.

efendim galerinin sahibi pırıl hanım çok zevkli ikramlar hazırlatmıştı,
hande hanımın organizasyonu güzeldi,
istem hanım bol şarapla sarhoş olmamızı sağladı,
ekincik ve akay beni her gördüğüm yerde güldürerek az da olsa şaşkınlığımı atmamı sağladılar, erdoğan amca ve emsal çok tatlıydı, sapanca'dan toprak çapalamayı bırakarak gelmişlerdi,
nafiz, uzun zamandır görüşmemiş olmamıza rağmen çok sıcaktı.
vasıf bey çok zarif bir çiçek yollamıştı,
meriç ve güney ve nurhan annemlerle takıldılar biraz, biraz benle, sağolsunlar, annemleri toparladılar,
gülay ve eşi veysel taaaaaaaa maltepe'den geldiler, herzaman ki cıvıl cıvıl neşesiyle gülay...
kayı, erdoğan amcayla, büyüklerle ilgilendi,
alp, temur, mustafa, neco abi... daha bir sürü insan vardı.

dileyenlere galerinin adresi www.pgartgallery.com ve sezon sergilerinde kolibasili the gerçekkkkkkkkkkkk

16 Mayıs 2006

çok oldu yazmayalı,

ekin kısır yaptı, süper oldu, parmaklarımızı ve zaten az kalmış aklımızı yedik.

kolibasili the gerçek'in sergisi açıldı, çok kalabalık, güzel bir açılış oldu.

annemler geldi, bizde kaldılar, yemekler, kuzenler, gezmeler, aile özlemi, güzel oldu.

levent'ten prayer flag istedim, gönderecek bekliyorum, dileklerimi yazacağım.

tülü sezaryen olacakmış, onu öğrendim.

akay'la bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete durumları oldu, projelerimiz var yani, bakalım...

yase ayakkabıları yolladı, çok güzel oldu.
wagamama'dan randevu aldık, hep birlikte, gidip tıkınacağız.

ev çamaşır doldu, kim yıkayacak bunları?

yapılacak işler listem çoğaldıkça çoğaldı, kim yapacak bunları?

göbek bölgemde bu sene ilk yağlarım göründü, oha dedim kendime.

manikür pedikür derken feci giriyor, çözmek lazım bu işleri.

briç öğreneceğim gibi görünüyor, herkes sen çok seversin diyor, oysa bana öyle dediklerinde tiksindiğimi bilmiyorlar.