06 Kasım 2006

what to do with the rest of your body

site çok güzel bir fikirle kurulmuş. yemeklerin, içeceklerin hazırlanışından , manikür nasıl yapılıra kadar geniş bir aralıkta açıklayıcı videolar var. bunu komik bulduğumu söylemeliyim, çocuğun boynundaki izi saklarken yüz ifadesi çok güzel.

19 Ekim 2006

orhan pamuk nobel aldı. günlerdir bu konudan başka birşey yok medyada. bazıları çıkıp ne kadar sevindiğini, bazıları ne kadar üzüldüğünü, bu ödülün şaibeli olduğunu efendim sanki kendisine verilse geri verebilecek kadar kendine söz geçirebilecek güce sahipmiş gibi, orhan pamuk'un bu ödülü kabul etmemesi gerektiğini söylüyor. çok konuşuyor ve az şey ifade ediyor çoğu, konuşmaların çoğu boş, bilgiden yoksun...öyle ki gayet serinkanlılıkla başlayan konuşmacılar bile- konuştukça ve aslında bu konu üzerine söyleyebilecekleri sadece birkaç cümle olmasına rağmen -bu konudan yola çıkarak, savundukları ve kendilerini içine kilitledikleri kendi hayatlarının gazına kaptırıp, cahil benliklerinin kendilerini esir alışını bize izlettiriyorlar. cahillik hep kutsanıyor.

orhan pamuk nobel aldı diye benim olumlu yada olumsuz bir hissim olmadı. yani sevindim diyemem, üzüldüm diyemem. ne zaman ki gazetelerde ropörtajlarını ve nasıl çalıştığını okudum o zaman bir hissim oldu. kıskançlık.

ama tabi bu konuyla ilgili bir fikrim hep vardı. kendisi için çok önemli bir ödül olduğu açıktır. kimse tarihe geçme fırsatı yakalamış birinden bu fırsatı geri tepmesini beklemesin, herkes kendine sorsun önce. acaba ben verirmiydim geri? üstelikte gerçekten çok önemli bir ödül bu.

tüm bu olanlar sonrasında edindiğim hissim ve aslında hep var olan fikrim, biroluyor ve daha önce defalarca okumak için çaba sarfettiğim ama bir türlü içine giremediğim orhan pamuk romanlarını yeniden okuma isteği uyandırıyor.

09 Ekim 2006

bu ara şu iki ruh hali arasında devamlı gidip geliyorum. hani neredeyse bir gün öyle bir gün böyle hissediyorum.

kayboldum. yolumu bulamıyorum. endişelerimden kurtulamıyor, hayata bağlanamıyorum.

çözebilirim tüm bunları. iyi gidiyor. neyi istediğimi tam bilmiyorum evet ama neleri istemediğimi biliyorum. kolibasili the gerçek yanımda.

18 Eylül 2006

sol elle yazı yazmak için yazmayı ilk öğrendiğim dönemlere ve tekniklere dönmem gerekti. önce yukarıdan aşağıya çizgiler, sonra eğik çizgiler, sonra alfabeyi yazacağım. henüz ilk aşamadayım, dik çizgileri yapıyorum.

14 Eylül 2006

insan sonradan solak olabilirmi? daha doğrusu şöyle; insan sağ eliyle yazarken, bir anda sol eliyle de yazabilmeyi isteyebilir mi? isteyebiliyor ama olabiliyormu, göreceğiz artık.

12 Eylül 2006

sarı kulak, yada amat, yada afat, adı konusunda kolibasili the gerçekle uzlaşmaya varamadığımız o küçük sıpa, gnam gnam diye verilenleri öğütmeye devam ediyor. havalar soğudu diye kendisine ayakkabı kutusundan yuva yaptım, içine sıcak tutması için birkaç şey koydum. keyfine diyecek yoktu sıpanın. yuvanın içinden çıkmıyor. elimi soktum biraz seveyim diye, bir ısıtmış yuvayı, oooohhhh. o öyle rahat uyuyunca ben de rahat uyudum dün gece.

08 Eylül 2006

tatilde garip bir an yaşadım. aslında böyle bir hissi daha önce hiç yaşamamıştım diyebilirim. kaldığımız yer iki tarafı da dağlarla çevrili, etrafında bir tane bile ışık olmayan, doğası çok güzel bir yerdi.

gecenin ilerleyen saatlerinde, tüm insan ve insan yaratımı seslerin kesildiği o sıralarda, çimenlerin üzerinde yatmış etrafa bakarken ve o an sanki gözüme el değmemiş gibi görünen, o doğanın içinde kendime bakarken, çok uzun bir yolculuktan gelmiş yorgun bir hayvanmışım gibi hissettim. yatıyordum, huzur ve huzursuzluk içiçe geçmiş kafamı karıştırıyor, beni gerçeklikle gerçek olmayan arasında sürükleyip duruyordu.

çok çok eski zamanlardaki insansı canlılar gibi hissettim ilk defa. bomboş arazide bulunan tek bir ağacın altında yatıyordum. her iki yanımda kocaman dağlar ve çokkkk üstümde gökyüzü... ilk defa gökyüzünü böyle gördüm. daha önce insansı romantik hayallerle bakmıştım, oysa şimdi bilinmezin kendisiydi, belki de sırf bu yüzden korkutucuydu, çok büyük ve lacivert - siyah görünüyordu. tüm bunlara rağmen,birkaç saniyelikte olsa, her zamankinden daha büyük yakınlık duydum gökyüzüne, benim ait olduğum yere aitti, bendendi sanki...

ben, eski zamanlardaki insansı canlı olarak, kendimi korumam gerektiğini düşünüyor, yatmak için doğru yeri seçip seçmediğim konusunda karar veremiyordum, belkide hangi kriterlere göre seçileceğini bilmeyen şimdiki ben arada sırada kendini gösterdiği içindi. onu kovmaya çalışıyor, bu hiç bilmediğim duygunun peşinden koşmak istiyordum, en azından bir süre...

açmıydım, hayır değildim, peki ne yemiştim? bilmiyordum. güvende miydim? öyle görünüyordu. burası neresiydi? nasıl gelmiştim? yorgun hissediyordum kendimi, birşeyden kaçmış gibi hissetmiyordum ama, yürümüş olmalıydım. su kenarına geldiğime göre bunun bir nedeni vardı ama bilmiyordum işte.

ben peşinden koştukça bu düşün, yavaş yavaş o benden uzaklaştı ve sonra zihnimden kaydı ve yokoldu. kendimi zorladım. insan bazen uyanıpta rüyasına devam etmek için kendini zorlarsa , kaldığı yerden, üstelik aynı tatta rüyası devam eder. ama bu olmadı, yakalayamadık birbirimizi, ben mi kaçtım ondan, o mu hızla uzaklaştı benden bilemedim.

07 Eylül 2006

bir pasaklı sarı kulak evimizin önünü mesken etti. kendisi yavru henüz, annesi ve kardeşleri yok, tek başına. motorun üzerinde uyuyor, benim verdiğim yemekleri yiyor ve suyu içiyor, arabaların kaportalarının içlerine girip pasaklılıkta sınır tanımıyor.

öyle kötü ve zor ki, o kendini sevdirirken, yada benim ayaklarıma dolaşırken onun üzerine kapıları kapatmak. o dışarıda kalırken kendi güvenli ve sıcak yuvamıza çekilmek, hayatımızın içine alamamak, ona da küçücük bir yer açamamak... bazen karşı tarafın yaşadığı acıdan daha fazla olabiliyor sana yaşattığı acı demişti bir arkadaşım. öyle mi gerçekten? dünya düzenine katlanacak gücüm kalmıyor çoğu zaman, kaldıramıyorum.

bugün dolunay var. dün ve sanirim bugün biraz gergin...

tatilden çok güzel bir ruh haliyle dönmüştüm, dinlenmiş, sakinleşmiş, zihnim berraklaşmıştı sanki. üstelik kalıcı olduğunu düşünmüştüm, artık öğrenmiştim nasıl olsa. oysa dönüşümden beri mevcut durumu korumak için çaba sarfetmem gerektiği konusunda beni sürekli uyaran içsesime kulak vermediğimde, bunu uzun süre koruyamayacağımı bilmeliydim. emeklerim boşa mı gitti? sanmıyorum. artık nasıl yapıldığını biraz biliyorum ve öğrenmeye de her zamankinden daha fazla açığım. ay güzeldir. baksanıza ne güzel şekillere girebiliyor.

31 Ağustos 2006

duman

ne yazacağımı bilmiyorum bunun altına.

29 Ağustos 2006

elif şafak'ın baba ve piç adlı kitabını okudum çok beğendim. tezer özlü'den sonra başka bir kadın türk yazar okumama konusundaki yersiz inadımı elif şafak kırdı. tüm kitaplarını sipariş ettim. dilini, bir duygu yada durumun anlatımına en çok yaklaşabilecek kelimeleri seçmesindeki ustalığını, kurgusunu, baktığı yeri - ki herhalde baktığı yer sabit değil, hep bir başkası olarak bakabilmeyi seviyor- çok beğendim. kitabın örgüsünde tesadüflerin bu kadar çok yer alması küçük bir sıkıntı yarattı bende o kadar, onun dışında kitabı çok doyurucu buldum, aç kalmadım, tıka basa yemedim, ağzıma sevmediğim hiçbir tat gelmedi.
portishead only you

videosu biraz karanlık çıkmış ama yine de çok güzel. parça çok çok güzel, böyle evde yanlız kalıpta, küveti doldurup girdiğimde beynimin içinde çalan müziklere benziyor.

28 Ağustos 2006

uzun zamandan sonra yine devam. en son tatile gidiyorduk ve sarı'yı ne yapacağımızı bilmez halde kendimize işkence ediyorduk. evet burada kalmıştık.

sarı'yla ilgili kısmı;

tatile gittik, gitmeden bir gün önce veterineri aradım, hayır götürmeyin dedi. hem çok sıcak olduğu için yolda daha huzursuz olur hem de o sizden daha çok yaşadığı eve bağlı. neeeeeeeee dedim, bozuldum yani biraz ama tabi tüm önlemleri alarak ve iki arkadaşıma evin anahtarını verip, hergün sarı'yla oynayacaklarına dair ant içtirip, büyük bir üzüntüyle, yanlış birşey yapıyormuşum hissiyle evden ayrıldım. iki üç gün sonra, özellikle denizle karşılaştıktan sonra bu his geçti.

yolculuk öncesi ;

cumartesi günü kendimizi kasmadan öğleden sonra gibi yola çıktık. burada açıklama yapmadan geçmek istemem. normalde yola çıkış konusunda biraz takıntılıyımdır, sabah çok erken çıkılmasının gerekliliği ile ilgili yüzlerce neden sayabilirim. ama bu tatil farklı, hiçbir şey daha önceki gibi olmayacak, hiçbir şey için kasmayacağım, içimde beni devamlı telaşlandıran ve endişelendiren o sesi durduracağım diye ant içtim bir kere. bu nedenle yapılması gereken herşeyi normal süresinde yapmayı bırak, daha da ağırdan alıp, sonuca giden yolu uzattıkça uzattım, bazen sonucu görmeyi bile önemsemedim.

yolculuk;

cumartesi günü öğleden sonra yola çıktık, güzergah kütahya'nın tavşanlı ilçesi, topçular iskelesinden körfezi geçtikten sonra 171 km. yol çok güzeldi, özellikle son kisimları... ay ışığında yeşillikler arasında kıvrıla kıvrıla tırmanan ve inen upuzun gece yolları. gittikçe serinleyen ve temizlenen bir hava...

tavşanlı ve...

gevşeklik yapacağız derken 171 km yolu 6 saatte aldık ve tavşanlı'ya vardığımızda akşam olmuştu. öğretmen evi, misafirhaneler derken kalacak yer olmadığını öğrenip, pazarlamacıların bile zorda kaldıklarında konaklayacakları bir otel bulduk. benim için açıkcası çok farketmez. çok pis olmadığı sürece sorun yok. tavşanlı'da çay bahçesinde oturmaca ve bize misafirhanesini açmayan orman müdürünü delirtmece ile geçti gece.

sabah uyanır uyanmaz, kahvaltı ve arkasından ahmet uluçay'ı görmeye gittik. kendisi bizi evinde konuk etti. süper bir insan, ondan ayrıca bahsedeceğim. sohbet uzadığı için bir türlü oradan ayrılamadık, aslında hiç kimsenin şikayeti yoktu ama gitmemiz gereken 950 km yolun sadece 171 km'sini gidebilmiştik ve 171km'yi 6 satte aldığımız düşünülürse birkaç gün daha sürecekti denize kavuşmamız.

yolculuğa devam;

akşam saat 6 gibi ahmet abi'yi arkada bırakarak yola koyulduk, çok güzel bir ay, kafamızda hep sorduğumuz ve cevap bulamadığımız o sorular, çok güzel bir coğrafya ilerliyoruz, ama hepimiz hem fikir olduk; bu gece varamayacağız bodrum'a. o zaman zorlamanın anlamı yok. denizli, çivril, meyveleriyle ünlü bir ilçe, tavşanlı'nın aksine herkes çok canlı, güneye yaklaştığımızı hissettirir bir sıcaklık insanlarda... öğretmenevinde konaklama, serin , temiz, güzel bir uyku, ertesi sabah incir ve üzümle kahvaltı.

sabah erkenden yola çıktık bu sefer, inancımızı kaybedeceğiz yoksa, akşamüstü bodrum aspat'tayız.

tatil;

kaldığımız yerde sadece ben vardım sanki... sabah erken kalktığım günlerde yoga yaptım, kendimi zorlamadan, sabah kahvaltısı ve arkasından deniz, sonra öğlene kadar hamakta gazete ve kitap okumaca, sonra öğle yemeği, sonra yeniden kitap ve gazete ve bulmaca ve güneş iğnelerini çeker çekmez yine deniz, duş ve akşam yemeği. akşam yemeğinde biraz sohbet, sonra açıkhava sineması, hamakta yatıp gökyüzünü izleme ve yatış.

küçük değişiklikler dışında neredeyse her günüm böyle geçti, bazen kolibasili the gerçek'in yapması gereken işler olduğunda onunla birlikte ufak geziler yaptım, o kadar.

deniz;

deniz çok güzeldi. girdiğim en güzel denizlerden biriydi. çok temiz, berrak ve ne soğuk, ne sıcak, ılıktan daha soğuk ve diriydi. üstelik denizin altına bakamayan ve canlılarına katlanamayan ben ( evet balıklardan korkuyordum ve yosunlara dokunamıyordum, ne yapayım) hemen ilk gün kendime şnorkel ve diğer malzemeleri aldım, korkumu yenebilmek maksadıyla. çok faydası olduğunu söyleyebilirim. artık balıklarla ilgili problemim kalmadı. küçük olanlar tabi.

güneş;

güneşi yogayla karşıladıktan sonra aslında yogayla batışına eşlik etmek istedim hep ama malesef olmadı. nedenini bilmiyorum ama, ya ben yeterince istekli değildim ya da bir türlü organize edemedim, aslında yeterince istekli değildim ve kendimi kasmaya niyetim yoktu.

hayatımda ilk defa güneş alerjisi oldum ve üstelik bir defa bile güneşte durmadığım halde, ama yüzerken yada gazete okurken yansıyan ışınlardan etkilenmiş olmalıyım.göbeğim dışında her yerim fosur fosur kabardı, kaşındı da kaşındı.

bu konuda daha sonra yine yazarım diye düşünüyorum.

26 Temmuz 2006

sonunda tatile gidiyoruz.

hala sarı'yı ne yapacağımıza karar veremedik. çözemiyoruz bu işi.

4 tane daha kedi yavrusu buldum. anneside bir yavru aslında. 8 aylıkken falan hamile kalmış sanırım. yani çok bilmiyor yavrulara bakmayı falan. neyse ben hepsine bakıyorum. tatile giderkende yan apartmanda çok tatlı bir kadın var. ona bırakacağım emanetleri.

ya bu sarı ne olacak?

bir kılıca sahip olmak isterim. hattori hanzo gibi büyük ustanın elinden çıkmış bir kılıca.

bir köpek fotosu buldum. göbüşünde yatmak istedim.

johnny depp yine çıktı karşıma. düğüm çözülmüyor hernedense.

sarıyı götüreceğim sanırım.

12 Temmuz 2006

gece, uyuyorum,uyuyoruz sarı ve ben , kolibasili the gerçek seyahatte, televizyon açık yatıyorum çoğunlukla, bir an gözlerimi açtım ekranda donmuş bir kare, ekranda mı, evin ortasında mı belli değil. deliye döndüm. karşımda bir yüz var, insan yüzü, ama hiçbir uzvu yerli yerinde değil, hatta bazı uzuvları yok, bazıları ise inanılmaz deforme olmuş. gerçeklikten çok uzak ama yine de gerçek olduğunu bildiğimden olsa gerek çok korkutucu... ağız yok, onun yerine yuvarlak, hortumu andırır bir şey, gözler hiç yok, oyuk bile yok, kapalı, dikilmiş gibi, burun yok, delik var sadece, anlatılabilecek gibi değildi, anlatmaya çalışmam boşuna...

ne kadar zor hayatlar var aslında, gece hiç aklımdan gitmedi o yüz ve yaşadığını düşündüğüm hayat...

07 Temmuz 2006

her gün birbirine benziyor, aynı tatsız tuzsuz şekilde akıp geçiyor. sözün kısası, fazla merak uyandırmadan söyleyelim; yazmadığım günlerde çok büyük bir değişiklik, gelişme olmadı.

tatile gideceğiz, sarı'yı ne yapacağız sorusunu çalışıyorum , günde 36 kez.

denize girmek istiyorum, denizde kalmak istiyorum.

tatile gideceğiz, sarı kendi kendine kalsın diyorum, günde 72 kez(sayılar tutmuyor biliyorum) yanımızda götüreceğiz sanırım.

fikir olarak canlandırabilmek kadar, projeleri bir film gibi kafanda canlandırıp, görebilmek, yani projeye bakabilmek çok önemli ve çok zor, onu farkettim.

ya bu sarı ne olacak?

otostopçunun galaksi rehber'i kitabını yeniden okuyorum. bir dünyalı olarak devamlı ihtiyaç duyduğum kitap haline geldiğini söyleyebilirim.

ya 15 gün bu hayvan bizi görmezse üzülür ya...

kafamdan 269 tane cümle geçtiği halde sadece bu zavallılar kontrol mekanizmasından kaçabiliyorlar. onlara iyi davranınız, kazandıkları bu başarıyı küçümsemeyiniz.

23 Haziran 2006

orada dur mu? nasıl yani?

drunk guy in police station

14 Haziran 2006

oturdum

ofisteki manyak kadın


fantezileriyle boğdu beni

diline nişan aldım. yapamazsam kulaklarımı koltukaltlarımda saklayacağım

12 Haziran 2006

cuma günü bir sıkıntıyla başladı ve neredeyse öyle bitiyordu ki, ekin , hakan ve akay yetişti imdadıma. çıkışta ekin'i aramamla başladı herşey. hadi bizdeyiz gel dedi. çorba yaptım falan dedi. gittim. ekin'le akay yemişler yemek. ekincik üşenmedi, benimle hakan'a da kurdu süper bir sofra.

tavuk suyuna şehriye çorbası. aslında hazır çorbadan yapmış olduğu fakat kendisinin geliştirmeci kişiliğinden olsa gerek, içine bir sürü şey katmış ve o tatsız şeyi süper bir çorba haline dönüştürmüştü. hakan'la ımmmmmmmh diyerek içtik vallahi. iç baklalı enginar, kızarmış ekmek ve peynir. üstelik ekmeklerimizi kendisi kızartıp, siz kendinizi besleyemezsiniz, hadi yiyin bunları, ben yenilerini tost makinasına koydum dedi. bizi utandırdı. enginarı hafif tırtıklamışken, akay geldi ve vakumlu hortumuyla geri kalanını gözümüzün önünde sildi , süpürdü , temizledi, yoketti. arkasından kahve, çay, pasta. birde üstüne kakara kikiri, çooooooook iyi geldi, çok.

cumartesi ev, sarı ve akşam alp tamer ulukılıç'ın sergisinin açılışı. nişantaşı'da buluşma. akay, hakan, ekin. hakan'ın işi var karşıya geçecek. sergide insanlar neden konuştu bilinmez ama bizim konuştumuz şey üçümüzü çok ilgilendiriyor. sıkıntılı bir konu ama kaçış yok, açıldı bir kere konuşulacak. birbirimizi yeterince bayamadığımızı düşünüp, sergiden ayrılıp, birbirimizi daha rahat bayabileceğimiz bir mekanda oturma kararı alıyoruz.

bir cafe. evet burası iyi. konu uzadıkça uzuyor, konuştukça rahatlıyor, konuştukça daralıyoruz, nasıl oluyorsa!!! valla öyle oldu. siyanür bile istedik garsondan, öyle daraldık diyorum. bazı kararlar alındı. belki bu biraz iyi gelecek.

eve dönüş, ohhhhhhh midye tava. mis gibi. o kadar kasılmışım ki halüsinasyon görerek sızıyorum.

ertesi gün pazar. evde yemek olayı var. güzel geçen bir gün daha...

08 Haziran 2006

2 haziran , izinli olup evde takıldım, sarıyla göt göte yattık, kolibasili the gerçek'le ankara'ya birlikte gitme kararı verdik.

kolibasili the gerçek ankara'ya her gidişte kasılır, yine kasıldı. kendisini rahatlatma girşimlerimiz sonuç vermedi, ki kendisi cuma sabahı uyandığında bile ne yapacağına karar vermemişti.

sarı'ya pasiflora içirip, kolibasili the gerçek'i ikna edip, sarı'yı kutusuna tepiştirip, sıcağın ortasında yola çıktık.

kedilerin ter bezleri yokmuş, serinlemek için dilleri dışarıda ağızları açık, korkutucu bir şekilde nefes alıp veriyorlar. tabi biz de korktuk, veteriner kuzenimizi 300 defa aradık. sagolasın heval.

bolu , ulusoyda mola, arabayı ve sarı'yı serinleten süper düşünceli insan kolibasili the gerçek. devam...

yok bu giriş değil, samsun, sincan girişi derken eve vardık. önce sarı çözülecek, mama kabı, kaka kabı, kendisi, suyu. oh be rahat, hiç sorun yaşamadı evle ilgili, kokladı bir süre, baktı ki güvenli, tamamdır. masaların üstü, dolapların, yatakların altı hep onun.

annemin süper fasulye kavurması, ne kadar çok özlemişim bunu, neden yapmıyorsam , üstelik ne kadar da kolay. 2 tabak mideye. ohhhhhhhhhhhhhh

kolibasili the gerçek kaburga diye tutturdu. carrefour, mangal, gece evin yanında bir park, karanlıkta süper oldu, bana piknik gibi geldi. kardeşler, ekin ve deniz de geldi. ohhhhh keyfimize diyecek yok. aile sıcaklığı hoşuma gidiyor, o zamanlarda kötü olan hiçbirşey bana dokunamazmış gibi.

ertesi gün çok sıcak, sarı bir yanda ben bir yanda, anne ve baba bir yanda , en serin yerleri bulup yatmak tek derdimiz.

sıcak yetmezmiş gibi kış yemeği olan hokgili pişirmesini rica ettim anneden. 2 tabakta ondan, süper olmuş, çok özlemişim. bittim. çok sıcak, hokgili ile birlikte cehennem oldu ankara.

akşam tuna'nın nikahı var. gidelim. en fazla 1 saat tahammül edebiliyorum düğünlere. çok kalabalık, gürültülü...

ertesi gün kardeşle birlikte onların evine gittik. mürsel hoca ve deniz yoldan gelmiş uyuyorlardı. sevimli insan mürsel hoca. önce ne dediğini çok anlayamadım ama sonra konuşma ritmindeki şifreyi çözünce herşey berraklaştı. kelimeleri anladım ama üçünün arasında geçen konuşmayı yine de anlayamadım. kendimi televizyona verdim, bir de uzandım güzelce, sevdiğim dizinin kaçırdığım bölümü oynuyordu tvde, süper oldu.

hepbirlikte hostada döner yedik ( ben soğanlı yedim) , üzerine hasan ustada tatlı, mürsel kardeşi pisboğazımla şaşırttım, utandım. sonra mürsel hocanın da şaşırtıcı yönleri olduğunu öğrendim. rahatladım.

ovacıktı herhalde kahvenin adı, tavla, deniz yendi beni, kahve, çay, soda, yine de patlamak üzereyim.

eski z barda bir bira, yetti de arttı. bahadır, özcan, ekin, deniz, ben eve gidiş, mavra, kakara kikiri, lagaluga. özcan'ın 1/5 oranında yaptığı komiklikler. bahadır sızmaya çalıştı, ekin oynadı. oynadın ekin işte.

sarı'sız geçen ilk gece ve üstelik bir yanım eve sarı'nın yanına gitmek istiyor, bir yanım ankara'da dolaşmak istiyor. fırsatı yakalamışken dolaşıyorum.

sıcağa rağmen, deniz ve ben kaleye gittik. oh mis gibi serin bir köşe. eski günlere gidiş gelişler geldi aklıma.

akşam ev, ertesi gün biraz daha gezme kızılay'da. ekin en sevdiğim kitapları hediye etti bana. peynir kitabı, ekmek kitabı, küçük oteller kitabı, bir de çok güzel 6 tane minyatür. minyatürleri çok sevdim.

eve dönüşten önce annemin yaptığı soğuk çorba(benim en sevdiğim), köfte , patates menüsünü bir güzel mideye indirdik, sarı'ya yine pasiflora verdik, bu sefer sıcak diye şikayet edemez, gece çıkıyoruz yola.

ankara güzeldi. dönüş yolu da öyle. ev çok güzel.